Bambularla Yürüyen...

#birrehberrüyanınöyküdenemesi
Onu bir salonun önünde görüyorum. Geç kalmış. Belli ki önemsediği bir şey geç kaldığı. Ama, bu geç kalma alışkanlığını değiştirmez. Her zaman geç kalır. En önemsediklerine bile.

Kendisi de hayatının, uzun süre oturarak harekete direnmekle, uzun süre koşarak hıza yenilmek arasında geçtiğini bilir. Ben nedenini de biliyorum, ona birkaç kez anlatmayı denedim. Duymadı bile beni. Henüz hazır değil... Bir gün hazır olacak mı, kim bilir.

Yanımdan koşturarak geçiyor ve salonda yerini alıyor. Tam arkasına konumlanıp onu izliyorum. Yüzlerce belki binlerce insanla dolu o salonda, rol aldığı oyun onun girmesinden az önce başlamış. Rastgele bir yer konumlandığı. Tuhaf, diyorum içimden. Ben insanların böyle yüzlercesinin dikey ve paralel bir şekilde konumlandığı oyunlarda herkesin yerinin çok önceden belli olduğunu düşünürdüm. Aslolan, rolün kendisidir diyor yanımdaki başka bir gözlemci. Ve her zaman birkaç farklı seçenek vardır. Dolayısı ile, duracağı herhangi bir nokta onun için doğruydu. Konuşana bakıyorum, uzun boylu, siyah takım elbiseli, şapkalı bir adam görüyorum. Bilge biri. Güven veriyor. Gülümsüyorum.
Biz de onunla yan yana durduğumuza göre, kim bilir birbirimizden neler öğreneceğiz bu kısacık gösteride? Henüz bilmiyorum. Belki bizi de izleyen ve yorumlayan başka gözcüler vardır.


Oyunda sırayla yapılan el kol hareketleri var. Bir Brezilya dansı edasında yılan dansı yapar gibiler. Ahengi görmek öylesine güzel ki. Hareketi biten donuyor ve sıra bir sonrakine geçiyor. Adeta nefesim kesiliyor. Sonra bambaşka bir hareket başlıyor, hareket sırası biten kendini yere atıyor ve düşüyor. Oyunun adının doğmak ve ölmek olduğunu söylüyor birileri. Öyle kısa ki, bir kelebeğin kanat çırpışı... Hem öyle narin, öyle estetik. Hem öyle kısa... Roldeki, sadece hareketleri hissediyor. Başlangıcı, uyanışı ve düşüşü. Oysa, gözlemci her anın büyüsünü ve her hareketin bağlantısını görebiliyor.

Yere düştükten hemen sonra yanımdaki gözlemci yanına gidiyor, elini uzatıyor. Adam ona da güven vermiş olacak ki, kendisinin kalmasına yardımcı olmasına izin veriyor. Nihayet beni görüp yanıma geliyor.

Her zaman bir miktar alaycılık içeren diyaloglarımıza yakışır biçimde "Düştüğün zaman bir erkekten yardım beklemediğinde olman gerekeni olacaksın." diyorum. Amacım, onu üzmek değil. Aslında haklı da değilim. O el olmadan kalkabileceğini defalarca ikimize de ispatladı. Sadece, her düştüğünde kendi kalkacakken uzanan bir el, komik bir karma olsa olsa. 

Kapıya doğru yürümeye başlıyoruz. Bir an durup almam gereken bir şey var diyor. Ben merakla beklerken, elinde üç dev bambu ile karşıma çıkıyor. Bambuların köklerine tutunmuş. Kök dediğim bir saman parçası gibi. Çoktan kurumuş ve yok olmuş. Bambunun 3 metreye varan uçları ise yemyeşil. Görüntüde hala yaşıyor. Ama ikimiz de biliyoruz, bu bambuların ömürleri dolmuş.

Bu ölü bambular nereden çıktı, girerken elinde bile yoktu, diyorum.
Bilmem, diyor. Bambuları, hep severim.  Burada dururlarsa ölürler, onları yaşatmalıyım.

Onlarla bu devasa salonda yürüyebiliriz ama biz bu kapıdan çıkmak zorundayız ve onlarla çıkamayız, diyorum. Lütfen bambuları bırak ve yolumuza devam edelim. Görülecek harika şeyler var. Sen onları görmeyi hak ettin ve ben bunun için buradayım.

Acı çekercesine gözlerime bakıyor. Masum ve çaresiz. "Bambularımı bırakamam. Onların bana ihtiyacı var." diyor.
Bambuların hiçbir zaman insana ihtiyacı yoktur oysa. İhtiyacı olan her zaman insandır.

Bir denesen diyorum. İsteksizce bırakıyor. Bırakınca yere düşmesi gerekirken gökyüzüne yükseliyor bambular. Hemen zıplayıp yakalıyor. Uçmak isteyen kurumuş bambular ve ikimiz yürüyoruz.

Kapıya yaklaşmışken, bak diyorum. Bunlar bir tohumdu eskiden, atalarımızdan bize miras kalan. Ve bir tohum olarak potansiyellerini çok da güzel yerine getirdiler. Ama artık farklı tohumlar var büyütmemiz ve beslememiz gereken. Bambulara sor inanmazsan, istedikleri tek şey gökyüzüne yükselmek. Misyonları tamamlanmış. Haydi, bırakalım onları.

İsteksizce uzun bir masaya bırakıyor onları. Bu onun için ne kadar zor biliyorum ve takdir ediyorum çabasını. Tam gidecekken yükselmesinler diye üzerine taşlar koyuyor. Bir gün döndüğümde onları burada bulacağımı bilmek isterim, diyor.

İçimde buruk bir his, biliyorum elinden bıraksa da içinden bırakamadı o bambuları. Oysa, amacını tamamlayan o enerji ona ait bile değildi.

Yan yana çıkıyoruz kapıdan. Her adımında bambular hışırdıyor, yalnızca ben duyuyorum.
Sonsuz gökyüzüne ve bereketli topraklara bakıyoruz gülümseyerek. O oyunun sonu diyor, bense her şeyin başlangıcı...

Yorumlar

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar